12 Eylül 2011

Necati özkan      11/09/2011  Milliyet

Rakipleri seçim kampanyasına başladığında Erdoğan hükümet icraatı olarak açılışlar yapıyordu. AKP seçim kampanyasına geç başladı ama iddialı projelerle çıktı
“Hedef 2023” olarak özetlenen vizyonda beş ana hedef vardı: 1. İleri demokrasi, 2. Büyük ekonomi. 3. Güçlü toplum, 4. Yaşanabilir çevre ve marka şehirler, 5. Lider ülke
AKP’nin büyük umutlar vaat eden Türkiye hayali seçmen için kıyas kabul edilemeyecek ölçüde cazipti. Seçmen, AKP’nin sunduğu “liderleşen Türkiye” hayalini satın aldı


12 Haziran seçimlerinin üstünden tam 90 gün geçti. Bu sürede CHP ‘nin yemin krizi ile BDP’nin meclis boykotu yaşandı. TSK’nın tepesindeki 4 general istifa etti. Yeni bir global ekonomik krizin öncü sarsıntıları hissedilmeye başlandı. Güneydoğu’da kanlı olayların artmasıyla Ramazan ortasında Kandil’e dönük yeni bir hava operasyonu daha başlatıldı vs...
Bu yoğun gündem, 12 Haziran’da hangi partinin neden kazandığını, hangi partinin neden kaybettiğini sakin bir kafayla analiz etmemizi engelledi. Bu yazılarla bunu yapmaya çalışacağız.

Seçmen kime, neden oy veriyor?
Literatürde seçmenlerin neden bir partiye değil de diğerine yöneldiğini açıklayan çok sayıda model bulmak mümkündür. Seçmen; ideoloji, liderlik gücü, partinin konumu, politikalar, parti örgütlerinin gücü, etnik köken, ulusal-kültürel ve manevi değerler, ekonomi, uluslarası koşullar gibi faktörlerden etkilenerek karar vermiş olabilir. Seçimlerin mekanizması aynı olsa da, her seçimde değişkenler farklıdır. O yüzden siyasi iletişim disiplininde “Her seçim aynıdır; her seçim farklıdır” denir. Bir başka anlatımla, seçmen davranışını açıklayabilmek için her ülkede ve her seçimde geçerli tek ve sihirli bir model mevcut değildir. Seçmenlerin medyada yayınlanan anketlere bağlı olarak karar verdiklerini gösteren bilimsel bir çalışma da yoktur. Yani, anketlerin seçmenleri yönlendirdiği ve herkes kime oy veriyorsa ona oy verme eğilimi - “bandwagon etkisi”- yarattığı şeklindeki düşünüş tümden bir şehir efsanesidir.
Bunu söylerken elbette ki kamuoyu araştırmaları gereksizdir demiyoruz. Araştırmalar önemlidir ama, araştırmalar seçim sonucunu belirlemezler. Araştırma yaptırmadan seçim kampanyası planlanamaz, planlanmamalıdır. Araştırma yapmanın nedeni bulguları medyaya servis etmek değil, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmak olmalıdır.
Seçmen tercihlerinin nedenlerini anlamak için, en kolay değerlendirme yapılabilecek alan siyasi partilerin seçim kampanyalarıdır. Çünkü kampanyalar alenidir. Seçimlerde oy verecek olan seçmenlerin kararını etkilemek için yapılan her şey bu kampanyalara dahildir. Bununla birlikte, seçimden seçime değişiklik gösterse de genel olarak, seçmenlerin çoğunluğu (yüzde 75- 85 arası) seçim gününden aylar önce kararını vermiş olur. Seçim kampanyaları, kalan yüzde15 -25’lik dilimdeki seçmenin kararını etkilemek için yapılır.

 

 İPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 1200 seçmenle yaptığı araştırma, seçmenlerin yüzde 80’lik ağırlıklı çoğunluğunun hangi partiye oy vereceğine seçimden aylar önce karar verdiğini gösteriyor.
 Bu nedenle biz bu dizide, seçim sonucuna etki eden faktörler arasından seçim kampanyalarına odaklanacağız. Ve partilerin başarı yada başarısızlıklarını siyasi iletişimi kullanabilme becerilerine bakarak değerlendireceğiz.
12 Haziran’ın mağlupları ve galipleri
Bu kez genel merkez binası 22 Temmuz 2007 gecesinde olduğu kadar karanlık ve tenha değildi belki ama, seçimleri CHP’nin kazanacağına inananlar 12 Haziran akşamı yeni bir şok daha yaşadılar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kimi sözcüleri kampanya boyunca ısrarla araştırma şirketlerinin yayınladığı verilerin doğru olmadığını söylemiş ve CHP’nin sandıkta sürpriz yapacağını iddia etmişlerdi. CHP’nin en azından iktidar ortağı olacağına ya gerçekten inanıyor ya da yalnızca buna yönelik bir algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ne var ki sandıklar açıldığı zaman, saygın araştırma şirketlerinin bir iki puanlık yanılmalarla doğruya yakın tahminlerde bulundukları ortaya çıktı.
2007 seçimlerine göre oyunu bir nebze artırmış gibi gözükse de genel algı CHP’nin 2011 Genel Seçimlerinin asıl mağlup partisi olduğuydu.
MHP barajı net biçimde geçtiği halde kaybeden partilerden biri olarak algılanırken, MHP’nin yarısından daha az oy alan BDP kazanan parti algısı yaratmayı başarmıştı.
12 Haziran’ın kesin tek galibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oldu. AKP 10. kuruluş yılını henüz geride bırakırken, 3’ü genel seçim, 2’si yerel seçim ve 2’si referandum olmak üzere 7 seçim zaferi elde etmişti. AKP bu zaferleriyle, ülkemiz demokrasi tarihinde benzersiz bir seçim makinası olduğunu kanıtlamakla kalmamış, aynı zamanda dünya demokrasilerinde eşine ender rastlanır bir başarının sahibi de olmuştur.
Diğer yandan 12 Haziran Genel Seçimleri, siyaset arenasındaki onlarca küçük partinin iddialarını, kısa vade için, topyekün ortadan kaldırmıştır. Parlamentoya girebilen dördü dışında, yasal olarak varlıklarını sürdürmekte olan 60’ın üzerindeki siyasi parti, 12 Haziran tarihi itibariyle artık toplumsal ihtiyaç olmaktan çıkmış oldular.

Bugünden 2023’ü kazanma hedefiyle yola çıkıldı
AKP, 12 Haziran Genel Seçimlerinde profesyonel seçim kampanyasına en geç başlayan partiydi. AKP kampanyaya geç başladı ama seçmenin karşısına çok iddialı bir programla çıktı.
Referandumdan sonra iktidar sözcüleri ve AKP paralelindeki kalemler zihnimize şu algıyı kazımakla meşguldüler. “Biz bu seçimi çoktan kazandık. Biz bu seçimde elde edeceğimiz sonuçla 2023’ü de içine alan tüm seçimleri kazanmanın peşindeyiz. Biz lider Türkiye yaratmanın peşindeyiz.”
AKP’ye yakın kaynaklarda yazılıp çizilenlerden okunan seçim hedefi ise özetle şöyleydi: “Mümkünse anayasayı tek başına değiştirebilecek bir çoğunluğa erişmek ve yeni anayasayı hazırlamak. Başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçmek. Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanı / Başkan olmasını ve 5 artı 5 = 10 yıl süreyle Cumhurbaşkanı / Başkan kalmasını sağlamak”.
Hedeflenen uzun dönemli bir siyasi mühendislik projesiydi. Öyle isteniyordu ki, seçmenler bu seçimlerde 4 yıl için değil, 12-13 yıl için oy versinler. Görünürde bu kurguyu bozabilecek bir rakip de yoktu. MHP yüzde 14-16 bandına, CHP ise yüzde 33-35’lere ulaşabilse bu ihtimal ortadan kalkabilirdi ama, muhalefet partileri bahsedilen oranlardan çok uzaktı.
Önce açılış üstüne açılış sonra seçim mitingleri
Muhalefet partileri kendi kampanyalarına ocak ve şubat aylarında start verirken, Başbakan Erdoğan kampanya gibi gözükmeyen yurt içi ve yurt dışı gezilerle meşgüldü. Hemen her hafta sonu bir ilde toplu açılışlar yapıyordu. Ve bu açılışlar onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyordu. Birer hükümet icraatı olan bu açılışların yaratmakta olduğu muazzam algı, AKP’nin seçim kampanyasını rakiplerine göre daha geç başlamasının nedenlerinden biriydi.
Asıl neden siyasi gelişmeleri son ana kadar okumak, rakiplerin oyun planlarını anlamak ve rakiplerden daha taze fikir ve çok daha güçlü projelerle başlamaktı.
Geç başlasa da en kapsamlı profesyonel kampanyayı AKP uygulayabilirdi. Çünkü başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, tüm AKP kadrosu idmanlıydı. AKP’nin saha örgütü mükemmel işleyen, deneyimli bir seçim makinesiydi. Seçim Koordinasyon Merkezi, rakip partilerinkiler gibi seçimden seçime açılıp kapatılan göstermelik bir organ değil, 365 gün çalışan devamlı bir siyasi pazarlama aracıydı. Partinin kurulduğu günden beri hizmet aldığı profesyonel ekip de, parti kadar deneyimli ve hazırdı.

CHP, MHP ve BDP’ye sert eleştiriler getirdi
Aralık 2010 Şubat 2011 arasındaki CHP’nin her kafadan ayrı ses çıkan kaotik dönemini Başbakan Erdoğan iyi değerlendirdi. CHP kampanyası başlayınca kimi AKP sözcüleri CHP’nin “Aile Sigortası”nı önemseyip, kaynak sorununu dile getirdiler. Ama sonra muhatap olmamanın daha doğru olacağını kavradılar. Başbakan sadece Kılıçdaroğlu’nu değil, İsmet İnönü dönemi de dahil olmak üzere tüm CHP tarihini gündem konusu yapıyor ve toplumsal hafızadaki negatif CHP algısını pekiştiriyordu.
Başbakan Erdoğan’ın ana muhalefet liderinin mezhepsel kökenine vurgu yaparak muhafazakar seçmenin oylarını kendi partisi lehine çekmek için miting alanlarında söylediği “Biliyorsunuz kendisi Alevi” şeklindeki sözü, Kılıçdaroğlu tarafından değerlendirilemedi. Erdoğan, miting meydanlarından kendisini sürekli TV’de tartışmaya davet eden Kılıçdaroğlu’nun talebini “Ustalarla çıraklar aynı sahnede ne yapsın?” diyerek savuşturdu.
Bir yandan milliyetçi bir söylem geliştirilirken diğer yandan MHP’nin baraja takılacağı algısı işleniyordu. Öte yandan, devletin Öcalan ile görüşmekte olduğu ve tek başına anayasa yapacak çoğunluğa ulaşılması halinde Kürt sorununun yeni anayasa yoluyla halledileceği, Öcalan’ın şartlarının iyileştirileceği anlatılıyordu.
Bu arada BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsizlik eylemleri eleştiriliyor, resmi imamlara ilişkin BDP politikaları sadece bölgenin değil tüm Türkiye’nin muhafazakar seçmenine her gün şikayet ediliyordu.
İktidar partisi ile aynı görüşleri paylaşan düşünce kuruluşlarının sözcüleri, akademisyenler ve medya temsilcileri iyi planlanmış bir orkestrasyonla kampanyanın entelektüel arka planını dolduruyorlardı. Psikolojik üstünlük başta olmak üzere muhalefette olmayan her şey iktidarda vardı. Baskın bir medya desteği, finansal güç, örgütlü iş kesimleriyle ilişkiler, uluslararası ilişkiler, seçmenle örgütlü ilişkiler ve yüz binlerce kişiden oluşan, kazanmaya imanlı ve idmanlı saha örgütü!

‘Çılgın Proje’yi açıklamak için hiç acele etmedi
Seçim kampanyalarında bir konuyu çok erken ya da çok geç gündeme getirmek, o konunun etkisini azaltabilir de artırabilir de. O nedenle siyasi kampanyalarda zamanlama hayatidir. Çünkü, her seçim kampanyasının tek bir amacı vardır: Sandık başına gittiklerinde seçmenleri rakibinize değil de, size oy vermeye ikna etmek.
Ana muhalefet partisinin seçim kampanyasında tek ciddi silahı olan Aile Sigortası projesine ait kampanya filmi Mart ortasına doğru yayınlanmaya başlamıştı. Aile Sigortası projesi mart ayı boyunca seçmenlerin dikkatini çeken en önemli muhalefet projesi oldu. Köşe yazarları, TV yorumcuları, siyasi konularda program yapan medya temsilcileri günlerce bu projeyi tartıştılar. Proje nasıl çalışacaktı, ne kadar aileyi kapsayacaktı, kaynak nerden sağlanacaktı, vs.
Başbakan Erdoğan’ın Aile Sigortası’nın etkisini kırmak için “Çılgın Proje”yi kullanacağı anlaşılıyordu. Erdoğan hiç acele etmedi. Daha çok merak edilmesi için projeyi sır gibi sakladı, Nisan’ın son haftasına kadar bekledi.
Nisan sonunda “Çılgın Proje” açıklandığında, gündemde Aile Sigortası’ndan eser kalmamıştı. Seçmenler arasında veya medyada CHP’nin en somut projesi artık eskisi kadar rağbet görmüyordu.

Sosyal adalet vaadine karşı ‘Yeni Osmanlı’ rüyası

AKP’nin profesyonel kampanyası rakip partilerden aylar sonra, Mayıs başında başladı. AKP kampanyası içiçe geçmiş ve birbirinin devamı olan iki strateji birden kullanılıyordu. İlk aşamada 9 yıllık iktidar döneminde gerçekleştirilenlerin bir envanteri yapılıyordu. İkinci aşamada ise yeni bir kalkınma hamlesi vaadediliyordu.
AKP’nin bir siyasi parti olarak çok net çizilmiş olan kalkınmacı ilerlemeci pozisyonu, kampanyayla bir kez daha pekiştiriliyordu. Bu sırada, kampanyadan aylarca önce işe başlayan seçmen ilişkileri yönetimi, yüzbinlerce gönüllüyü sahada ustalıkla kullanmaya başlamıştı bile...


Hiç yorum yok: